Giriş Formu
Sanat haberi almak için bu forma üye olun



Ziyaretçiler
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün4
mod_vvisit_counterDün150
mod_vvisit_counterBu Hafta1007
mod_vvisit_counterBu Ay562
mod_vvisit_counterBütün86583
K2 Login

Mesaj
Mesajlarınızı Görebilmek Ve Mesaj Göndermek İçin Giriş Yapınız.
Yeni Mesaj Gönder

Sanat Tarihi

Rönesans
Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir. Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır. Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir.

Leonardo

Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur. Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur. Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir... Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var. 1. Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen Hıristiyan dini ve onun yöneticisi olan Katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır. Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır. 2. Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün Hıristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması Hıristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca Hıristiyan alemi vardır. Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir. Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar. 3. Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani Hıristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır. Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir. 4. Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individüalisttir. Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir. Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur. Rönesans ‘ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517 (Reformation’ un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler.

Rönesansta Resim Sanatı

İtalya’nın Floransa kentinde XV. yy.ın ilk on yılında ortaya çıkan ve XVI. yy.’da tüm Avrupa’ya yayılan, kültür ve sanattaki yenilenme hareketine Rönesans denir. Rönesans sanatçıları, Ortaçağ’ın karanlık yüzyılları boyunca gölgede kaldığını düşündükleri büyük Antikçağ sanatının saygın ve güzel yanlarını yeniden gün ışığına çıkarmak istediler. Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans teriminin de isim babası olan bu anlayıştır. Rönesans sadece İtalya da ortaya çıkmasına rağmen Avrupa’nın büyük bir bölümüne ulaşmakla kalmayıp, XX. yy.’a gelinceye kadar Batı sanatının gelişme dizgilerini elinde tuttu. Sanatçıların, düşünürlerin ve bilim adamlarının etkisiyle XV. yy.’da Ortaçağ düşünce sisteminin zayıflamasına, Papalığın eski itibarını yitirmesine yol açtı. Diğer taraftan, kent devletleri ve milli monarşiler güç kazanmaya başladı.

Mihelangelo

 

Rönesans’ın ortaya çıkmasında, Avrupa’da meydana gelen temel sosyal siyasi ve ekonomik gelişmeler rol oynamıştır. Daha XII. yy. başlarından itibaren, bazı düşünür ve edebiyatçılar, Ortaçağ zihniyetine karşı fikirleri savunmuşlardır. Bunların önemli bir kısmı Antik Yunan ve Latin kültürünü esas alıp, Ortaçağ’ın katı kurallara sahip ve baskıcı anlayışına karşı olmuşlardır. İşte, bu zihniyet değişiminin bir sonucu olarak, Rönesans sanatına Ortaçağ’a özgü mistisizm ve sembolizm çabaları sona ermiş, yerine insan ve eşyayı mekan içinde değerlendiren natüralist bir anlayış hakim olmuştur. Özellikle resim sanatında hacim, gölge-ışık ve perspektif uygulamaları, öncelikle Ortaçağ zihniyetinden ve onun sanat anlayışından kopuşun bir sonucudur. Başta güney İtalya ve İspanya’da Doğu-İslam dünyasının bilimler sahasında ortaya koydukları eserler sistematik bir biçimde Latinceye çevrildi. Skolastik düşüncenin yerini akla ve eleştiriye önem veren düşünceler aldı ve toplumda bireyselleşme önem kazandı. Floransa gibi önemli bir kent merkezinin Rönesans’ın beşiği olması hiç şaşırtıcı gelmemelidir. Bu şehir, ekonomik ve mali gücün, sanat koruyuculuğu geleneğini sürdüren (Mediciler) güçlü bir siyasal erkin, entelektüel seçkin bir sınıfın, özellikle de, sanat alanında eşsiz birkaç yaratıcının buluşup bir araya geldiği bir yerdir. Rönesans öncesi İtalyan resminde Bizans mozaik ve freskleri geçerli olmuştur. Rönesans eserlerinin, Antik Yunan ve Roma döneminin eserleriyle bir bağlantısı vardır. Ancak resim sanatında antik mirastan etkilenme, heykel sanatı kadar kolay olmamıştır. Çünkü heykel ve kabartma örnekleri, çoğu kaybolan resim örneklerinden daha fazla görülebilmiştir. Özellikle resim sanatında hacim, gölge-ışık ve perspektif uygulamaları, Avrupalı sanatçıların Ortaçağ sanatlarından yavaş yavaş uzaklaşmasına başlangıç teşkil etmiştir. Floransalı Cimabue (1240-1301)’nin günümüze kadar gelen az sayıdaki çalışmalarında, kısmen gölge-ışık oyunlarına ve yüzlerde psikolojik ifadeye yer verildiği görülmektedir Giotto ise hocaları olduğu tahmin edilen Cimabue ve Cavallini’yi aşarak yalnızca İtalya’da değil, tüm Avrupa’da yeni rense dönüşün temsilcisi olacaktır. Rönesans Resim Sanatı Genel Özellikleri Daha önceleri yalnızca büyük yapıların süs öğesi olarak kullanılan resim, Rönesans döneminde bağımsız olarak yapılabilmiştir. Perspektif, diğer görsel sanatların da ortak temelini oluşturan çizgi ile birleşerek etkisini arttırmıştır. İnsan figürünün hacmini gerçeğe uygun olarak vermek amacıyla perspektifi elde etmek için araştırmalarda bulunulmuştur. Dini konuların yanı sıra, tabiata ait motifler stilize edilmeden tuallere taşınmıştır. Konular zenginleşmiş, sanatçılar kendi ferdi duygularını işleme serbestliği kazanmışlardır. Böylece, giderek Ortaçağ’ın katı kural ve şekilciliğinden uzaklaşmıştır. Geliştirilen ya da bulunan yeni teknik malzemeler, resim ve fresklerin etki gücünü arttırdığı gibi, işçiliği ve masrafı azaltmıştır. XV. yy.’ın sonlarına doğru Flaman ülkesinden yağlı boya tekniğini öğrenen İtalyan sanatçıları, tablolarında daha yumuşak renk tonlarına yönelmişlerdir. Resim alanında da kısmen Antik dönemin özellikleri canlandırılmış, kilise otoritesinin azalmasına karşın, sanatçı fırçasını daha bağımsız olarak kullanabilmiştir. En önemli ilgi kaynağı olan insan ve mekan arasında uyum sağlanılmasına önem verilmiştir. İnsan figürlerinde olduğu gibi, peyzajın da hacmi olduğunu gözden kaçırmamışlardır. Bu dönemde özellikle İtalya’da hemen hemen her kent kendi sanat anlayışını ve üslubunu geliştirdi, kendi sanatçılarını yetiştirdi. Önce İtalya’da, Floransa kentinde filizlenen Rönesans, zamanla öteki kentlerde ve ülkelerde de etkisini gösterdi. Floransa’yı yeni düşüncelerin ve gelişmelerin merkezi yapan mimar Filippo Brunelleschi ve heykelci Donetello’ydu. Masaccio’nun yapıtlarıyla bu yeni gelişmeler kısa sürede resme de yansıdı. Rönesans’ın resim sanatına en büyük katkılarından biri perspektif kurallarının saptanması ve bu sayede resimlerde derinlik duygusunun verilebilmesiydi. Resimlerde matematikçilerden öğrendiği perspektif kurallarını uygulayan Masaccio, aynı zamanda ışıkla ilgili çalışmalar yaptı. Tablolarında, ışık en yakın pencereden geliyor ve üzerine vurduğu tüm figürleri sarıyormuşçasına, doğal ve ferah bir atmosfer yaratmayı başardı. Anatomi biliminden yararlanarak insan vücudunu gerçekçi bir biçimde çizdi. Masaccio’nun yakın izleyicilerinden biri de Paolo Uccello’ydu. Perspektif kurallarını öğrenen Uccello’nun figürleri canlı ve hareketliydi. Hayvan resimleri yapmayı seven sanatçının seçtiği konular da çok çeşitliydi. Bir başka Rönesans sanatçısı olan Fra Angelico, tanrıya duyduğu sevgi ve hayranlığı, ayrıntıların gözden kaçırılmadığı, göze hoş gelen renkleriyle bol ışıklı resim ve fresklerde dile getirdi. Floransa, İtalya’nın her yanından gelen sanatçıların toplandığı canlı bir kültür merkeziydi. Kente Umbria’dan gelen Piero della Francesca aynı zamanda bir matematikçiydi. Bu özelliği resimlerindeki güçlü perspektifte ve mekân yapısında kendini gösterdi. Resimlerin arka plânında kusursuz güzellikte görkemli yapılar, önde ise heykel görünümünde insanlar yer alıyordu. Bu dönemde sanatçılar kiliselerin ve varlıklı ailelerin koruması altındaydı. Floransa kentinin de yönetimini elinde bulunduran zengin ve soylu Medici ailesinin koruması altında çalışan sanatçılardan en ünlüleri, İlkbahar ve Venüs’ün Doğuşu tablolarıyla Sandro Botticelli, Mona Lisa’sıyla belleklerden silinmeyen Leonardo da Vinci, daha yaşarken çağının en büyük sanatçısı olarak belirlenen Michelangelo ve “ressamların prensi” olarak anılan Raffaello’ydu. Bu sanatçılar insanı merkez alan yapıtlarında ışık ve perspektifi olağanüstü bir ustalıkla uyguladılar. Resim sanatını ve güzellik kavramını doruk noktasına ulaştıran Rönesans sanatçılarının resimlerindeki en çarpıcı özellikler fon ve figürler arasındaki yumuşak renk geçişleri, figürlerin gerçeğe uygunluğu, aralarındaki kusursuz uyum, bütünlük ve anlatım gücüydü. Giovanni Bellini’yle birlikte çalıştığı sanılan Giorgione ve Tiziano, Venedik Okulu’nun gelişmesine önemli katkıları olan sanatçılardandır. Venedikli ressamların yapıtlarını Floransalı ressamlarınkinden ayıran en belirgin özellik, dinsel içerikli resimlerin bu dünyanın ötesinde bir gizemlilik taşımaktan çok, insana yakın oluşlarıydı. Michelangelo ve Raffaello dinsel konulu resimlere ağırlık verirken, Venedikliler, belki de sularla kuşatılmış olduklarından, manzara resmi yapmayı yeğlediler. Renklerini ve dokumalarını beğendikleri göz alıcı kumaşlara resimlerinde yer verdiler. Doğa fonu içinde çıplak kadın resimleri yapmak Venedikli sanatçıların en hoşlandığı konular arasındaydı. Geç Rönesans döneminin klasik üslubuyla çalışan Paolo Veronese de Venedik Okulu’ndandı. Beyaz mermer sarayların önünde genç ve güzel kadınlarla ağır giysiler içindeki soylu senatörlerin tablolarını yaptı. Tiziano’dan sonra Venedik Okulu’nun en tanınmış sanatçısı Tintoretto’dur. Olağanüstü bir düş gücüne sahip olan Tintoretto’nun, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, karanlıktan aydınlığa çıkıyormuş gibi görünen figürleri ve hızlı çalışma temposu dikkat çekiciydi. Sanatçının Venedik’te Düklük Sarayı için yaptığı 22,5 metre uzunluğunda ve 9,1 metre genişliğindeki Cennet Bahçesi adlı resmin, bugüne kadar yapılanların en büyüğü olduğu sanılmaktadır. İtalya’da bu gelişmeler olurken Avrupa’nın kuzeyinde resim sanatı farklı bir doğrultudaydı. Roma mimarlığının yeniden benimsenmesiyle İtalya’da başlayan Rönesans hareketinin etkisi Alplerin kuzeyinde çok daha geç görüldü.
MANİYERİZM
Rönesanas sanatının büyük ustası Leonardo, 1516’da Fransa Kralı 1. François’nın çağrılısı olarak Fransa’ya gitmiş ve kralın Amboise yakınında kendisine verdiği şatoya yerleşmiştir. Son çalışmalarını burada yapan sanatçı, ancak 1519’a kadar yaşamıştır. Ertesi yıl, ıtalyan sanatının bir başka dehası, Raphaello da genç yaşta ölmüştür. 1520, sanatsal açıdan bir değişimin başlangıç noktasıdır. Raphaello’nun genç yaşta ölümü, sanatında bir değişimi olanaksız kılmış, yapıtları genelde Rönesans üslubunun tipik örnekleri olarak kalmıştır. Oysa Michelangelo, 16. yüzyılın başından itibaren daha değişik bir anlatıma yöneliş, biçim açısından Rönesans’tan farklı bir üslüp oluşturmuştur. Bugün Maniyerizm sözcüğünü yaklaşık 1520-1600 arasında özellikle ıtalya’daki sanatsal değişimleri tanımlama için kullanıyoruz. Bu tanımın kökeninde Vasari’nin (1511-1574) kullandığı ve bu dönemde üretilmiş yapıtların biçimsel niteliklerini vurgulayan “Maniera” sözcüğü yatmaktadır. Bu dönemin yapıtları sanat tarihinde önceleri klasik karıştı, kötü, başarısız kopyalar olarak nitelenmiştir. Sözcük 1920’lerde de yüksek Rönesans ile Barok üslup arasındaki ayrımı belirtmek için kullanılmıştır. Oysa günümüzde Maniyerizm’in, 16. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren çeşitli sosyal hareketlerin de desteklediği özgün bir üslup olduğu kabul edilmektedir. Aslında Maniyerizm, kurallara ve şemalara bağlı Rönesans’tan Barok üsluba bir geçiş olarak da adlandırılabilir.

El Greco

 

Maniyerist üslubun tipik özellikleri, mimari alanında açık bir biçimde görülebilir. Daha Rönesans döneminde sanatçılar, kentsel planlama konusunda araştırmalar yapmışlardır. Raphaello da Roma’da birçok kazıya katılmış, kentin ilkçağdaki düzenleme anlayışıyla yeniden ele alınması konusunda çalışmalar yapmıştır. Mimari alanında da çalüşan Raphaello’nun öğrencilerinden biri de Giulio Romano’dur (1492/99-1546). Onun, Mantua yakınında Dük Federico Gonzaga’nın sayfiye sarayı olarak yaptığı Palazzo del Te, Maniyerist mimarinin tipik örneklerinden biridir. ılkçağın mimari formları, bu yapıda oldukça yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Cephedeki alınlık, üçlü giriş, Dor düzenindeki sütunlar Rönesans mimarisinin de kullanmış olduğu formlardır. Ama bu formlardan bazılarının mimari bir işlevi yoktur. Yapıda, duvara bitiştirilen bir takım formlar, süsleyici bir üst tabaka niteliği taşırlar. Rönesans saraylarındaki sağlam, kesme taş duvar düzeni de ılkçağ formlarının arkasında adeta bir fon oluşturmaktadır. Palazzo del Te bu nitelikleriyle Maniyerist mimarinin ilk örneklerinden biridir (1526 dolayları). Leonardo ve Raphaello’nun ölümleriyle, Rönesans’ın üç büyük ustasından geriye yalnızca Michelangelo kalmıştır. Bu büyük sanatçının üç dalda da (resim, heykel, mimari) verdiği yapıtlar, Maniyerist üslubun tipik örnekleridir. Duvara gömülmüş çifte sütunları, kör pencere ve nişleri, yuvarlak hatlı dekoratif konsollarıyla Floransa Lauranziana Kitaplığı’nın girişi (1524-26), Michelangelo’nun mimari çalışmalarına bir örnektir. Tüm bu ögeler, yeni mimari anlayışın ürünleridir. Yalnız burada, Rönesans’tan ayrılmış olmanın yanında, bireysel tutum da çarpıcı bir biçimde görülür. Zaten bireysellik, sanatçının keyfi tutumu, hemen her alanda Maniyerist üslubun önde gelen özelliğidir. Michelangelo, Roma’daki ünlü San Pietro Kilisesi’nin yapımında da çalışmıştır. Ama kilisenin yapımında büyük sorunlar çıkmış, sanatçı özellikle inşaat konusundaki çekişmelerden oldukça yorgun düşmüştür. Onun bu yapıdaki çalışmalarından günümüze gelmiş olan bir bölüm de kubbedir. Michelangelo bu tasarım için, Floransa Katedrali’nin kubbesini örnek almıştır. Ama Floransa Katedrali’nin kubbesindeki Gotik anlayış yerine, sanatçı burada Maniyerist bir üslupla çalışmıştır. Çifte sütunlar ve pencerelerle zenginleştirilmiş kubbe kasnağının ve tepedeki aydınlık fenerinin yüksekliği, Maniyerizm’de bir hayli yaygın olan “oranlarla oynama”, “değiştirme” tutumuna ilginç birer örnektir. Ayrıca kaburga dilimleri ve üstlerindeki pencereler de kubbenin genel görüntüsüne plastik bir etki katmaktadırlar. Michelangelo tek tek yapıların yanında, Maniyerist üslup içinde bir kentsel mekan tasarımı da yapmıştır. Roma Senatörler Meydanı, onun bu alandaki ilginç bir çalışmasıdır. Bunun yanında El greco ve Tinteretto bu akımın diğer önemli sanatçıdır.

Barok

Sanat tarihlerinde Avrupa’daki Rönesans ve Maniyerist dönemi izleyen ve 1580-1750 yılları arasında oluşan bir barok sanat anlayışından söz edilir.Barok sözcüğü Portekizce ‘’barocco’’ya da İspanyolca’’barucca’’dan gelmiştir.Esas anlamı ‘’düzgün olmayan inci’’ dir.Bu sözcük önceleri Rönesans ve Maniyerist dönemden sonra beliren barok üsluptaki eserleri aşağılama amacı ile kullanılmıştır. Diğer taraftan barok,Avrupa’nın belli bir döneminin sanatı olmaktan uzak bir anlamı da bünyesinde taşır.Ayrıca Osmanlı imparatorluğunda XVIII.ve XIX.yy.’lardaki sanat anlayışı ile Rusya ve Çin’de gördüğümüz çok şişkin kubbeler ve süslü saçaklı mimari sanatlar,hep barok üslubunu yansıtırlar. Barok anlayış,bir üslup aşaması olarak,klasik dönemi izleyen zamanlarda sanattaki bir biçimlenme şekli olarak görülür.Klasiğin sakin ve durgun figürü barokta hareketlenmekte ve sessizlik,gürültüye dönüşmektedir.Barok kural ve prensipleri reddeder.O,kişisel ve acayip biçimlere,bir defalık olana,insanı şaşırtan şeylere ve etkilere önem verir.

Caravaggıo

 

Barok sanatçı,orijinal buluşu,yeni ve moderni,kaprisli,acayip ve son derece cüretli olanı konu eder.Avrupa baroğu döneminde ünlü bir İtalyan şairi olan Marino:’’Şaşırtıcı eser veremeyen bir sanatçı,ancak ahır uşağı olabilir’’diyordu.Avrupa baroğu,örnekleri ve kaideleri bırakıyor,bunların yerine keyif ve mizacını ele alıyordu.Barok her şeye hükmeden bir heyecandan hareket ediyordu. Barok hareketin nereden çıktığı hususu,ülke mizaçları ile ilişkili görülüyor.Barok anlatımın Rönesans’ta Michelangelo’nun hem resimlerinde,hem heykellerinde görüldüğüne değinilmişti. Barok duygunun güneye doğru kuvvetlendiğini belirten kimi kanıtlar da yok değildir.Örneğin Baroğun güneyde Napoli’de doğduğunu görüyoruz.Ayrıca Bernini’nin Napoli’li olduğunu görüyoruz. Buna karşılık,İngiltere,Hollanda,Kuzey Avrupa ülkeleri Baroğu reddetmişlerdir.İtalya’da bu dönemde,birçok mimarın aynı zamanda sahne dekorcusu oluşu(Guarini,Juvara,Pozzo vb. gibi) ve bizzat Bernini’nin mimarlık yanında ünlü bir heykelci, sahne yazarı,sahne mimarı oluşu ilginçtir.Barok mimarın sonsuzluğa giden mekan tasavvurunu,ressam,tavan ve duvarlara yaptığı göz aldatıcı resimlerle genişletiyordu.Böylece gerçek olmayan mekanlar,gerçekte olana ilave ediliyor ve hayal ile gerçek birbirine karışıyordu. Barok kilisede saraylardaki gibi ,dev sütunlar,ağır saçaklar,kornişler,uçuşan puttolar,evliyalar ve melekler,boya ve yaldız karışıklığı içinde dindarın önüne çıkarılıyordu. Barok hareket bu dünya ve evrenin sonsuzluğuna yönelmişti.Barok sanat,kuvvetlerin dramatik çarpışmasını temel motif olarak ele alıyordu.Rubens’in resimlerinde,savaşçılar aslanlarla dövüşürler.Aynen Helenistik-Barok’taki Laookon grup heykelinde,üç kişinin yılana karşı savaşması gibi.Barok hareket halindeki figürlerle ,adete devamlı bir boğuşma ve olay sahnesini canlandırır.Dikkat edilirse barok,gerçekçi görüşler yanında,mitolojiyi,geçmişi,Hıristiyanlığı bir araya getiriyor ve kaynaştırıyordu.Bu aslında barok kültürün tüm manzarasını veriyordu.
Neo Klasizm
18.yy.ın ikinci yarısından önce İtalya’da daha sonra Fransa, Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde gelişen ve eski Yunan ve Roma örneklerine dayanan sanat üslubudur. 1750’lilerde Barok ve Rokoko sanatının aşırılığına ve yapaylığına karşı bir tepki ve antik çağ sanatına karşı yeni bir hayranlık biçiminde ortaya çıkmıştır. Antik Yunan ve Roma sanatının yeniden araştırmaya yöneliktir. Bilimsel olarak bu terim altında iki görüş açıklanmaktadır. Klasisizm halkındaki ilk görüş 16. yyda İtalyan mimar Andrea Pallodio tarafından ortaya konulmuştur. Pallodio ilk çağ Roma mimarisini ayrıntıları ile inceleyerek ilk klasisizmin temellerini atmıştır. Pallodio klasisizmi 1600’lerden sonra İngiltere’ye tümü ile yerleşmiş, etkileri buradan Amerika’ya uzanmış, diğer Avrupa ülkelerinde de derin izler bırakmıştır. Bu üslubun özellikleri sadelik, açıklık, ölçü, orantıların düzenliği, plastik çıkıntılı unsurlardan uzaklaşma gibi şeylerdir.

David

 

İlk klasisizmin öncüsü olan Pallodio’nun yapıtlarına örnek olarak Venedik’teki Sen Jorj Lisesinin Vicenza’da Olimpico Tiyatrosunu, Rotando Villasını ve Bazilike denilen Belediye binasını verebiliriz. İkinci görüş ise 1770-1830 arasında Avrupa’da görülen ve Barok ve Rokoko’ya karşı bir tepki olarak görülen neo klasisizmdir. Bu görüşün güçlenmesinde en etkin rolü Alman bilim adamı Winckelmann oynamıştır. Winckelmann’nın 1764’te ilk çıkan Sanat Tarihi adlı 8 ciltlik bir kitap yayınlayarak Klasik Arkeolojinin kurucusu olmuş ve Antik Çağ sanat yapılarının yakın güzelliğini göstermeye çalışmıştır. Daha sonra Pompei’de yapılan kazılar Atina’daki anıtların İngilizler tarafından incelenmesi, antik sanat hakkında yapılan diğer yayınlar, ilk çağa karşı büyük bir hayranlık uyandırmıştır. Tüm Avrupa’ya yayılan Klasisizm’in en güçlü olduğu ülke Fransa’dır. Neo klasizm Döneminde Resim Akımın sanat alanındaki ilk önemli temsilcisi ressam Mengs’dir. Mengs’n 1752’de akımın merkezi sayılan Roma’da kurduğu atölye yeni- klasik üsluba ilişkin yeni düşüncelerin yayıldığı bir tür uluslar arası merkez olmuştur. Bu atolyede çalışan sanatçılar arasında İngiliz Benjamin West, Gavin Hamilton, James Barry ve Adam Quotremèrede Quincy bulunmaktadır. Yeni-Klasikçilik sanatçılardan çok yazar ve kuramcılar tarafından yaratılan bewlki de ilk sanat üslubudur. Winckelmann, 1755’te Kardinal Albini’nin kütüphanecisi olarak Roma’ya yerleşm iş ve aynı yıl yayımladığı Yunan Reaimöve heykel sanatındaki Yapıtların Taklit edilmesi üzerine Düşünceler adlı kitabında sanatın Yunan’ın özü olan “soylu yakınlığı ve sakin yüceliği amaçlaması gerektiğini vurgulamıştır. Onun güzel anlayışına göre sanatçı güzele ulaşmak için doğaya bakmak ama kusurusz olmadığı için ondan aldıklarını düzeltmelidir. Neo Klasisizm döneminin en ,ünlü ressamları Fransa’da yetişmiştir. Bu dönemde 17.yynın büyük ustası Poussin’den örnek alınmıştır .

 

Romantizm

Neoklâsisizm her ne kadar Avrupada yayılma alanı bulmuş olmakla beraber, belli bir süre sonra, sanat dünyasını tatmin etmeye yetmemiştir. Romantizm, duygunun akla, düş gücünün katı çözümlemelere üstünlüğünü savunan bir sanat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Romantiklere göre, insan hayallerine özgürlük tanınmalı, sanatçılar kendilerini istedikleri gibi ifade edebilmeliydi. Yapılan eser, onu yapan sanatçının karakterini ve iç dünyasını yansıtmalıdır. Klâsisizmdeki ölçü, kural ve ideal güzellik, Romantizmde yerini karaktere bırakmıştır. Bu değişikliği gerçekleştiren Romantik ressamlar, figürlere istenilen ifadeyi kazandırmak için çizgileri aşıp, biçimleri renk kitleleriyle ortaya koymaya çalışmışlardır. Romantizm, XVIII. ve XIX. yy. da büyük çapta tutulmuş, Francisco de Goya (Françesko do Goya), Theodore Gericault (Teodor Gerikult), Eugene Delacroix (Ojöni Dölakr) gibi önde gelen temsilciler pek çok eser vücuda getirmişlerdir Resim: - Goya - S. İsidronun Hac Gezisi adlı tablosundan ayrıntı.

Francis Goya

 

Konuların seçimi ve renklerin kullanılmasındaki tutumuyla, Goya, modern resme yakınlaştırılmaktadır. Romantizm , manzara ressamlığının da önemini artırmıştır. Neoklâsiklerden bütünüyle kopup Romantizme yönelen J.B. Camille Corot (1796-1875), dönemin ünlü peyzajcısıdır. Bağlandığı şey, manzaranın an atmosferi, gök yüzünün saydamlığı, tabiatın iç açıcı renkleridir. O da diğer Romantikler gibi sanatında duygularına öncelik vermiş, sanat için sanat yapmıştır. Manzara resmine önem veren sanatçılar Barbizon yakınlarındaki ormanlara giderek resim yapmışlardır. Böylece 1830 Ekolü de denilen Barbizon akımının doğmasına yol açılmıştır. John Constable (Con Konstıbıl), W. Tur-ner (1775-1851), R. P. Bonington (1802-1882), Theodore Rousseau (1812-1869) önde gelen manzara ressamları arasındadır .

 

Realizm

Realizm 19. yy ortaya çıkmıştır. Gerçekçilik olarak tanımlanan bu yaklaşım idealist yaklaşımın karşıtıdır. Realizm yaşanan zaman ve mekân içinde duyularla algılananların nesnel olarak anlatımı plastik sanatlar ve edebiyatta gerçekçilik olarak tanılanır. İdealizm her zaman, mekân için evrensel olarak doğru olanı ararken Gerçekçilik güzelin ve doğrunun her an ve her veri için kendine özgü bir belirtisi olduğunu savunur. Gerçekçi sanat nesnelliğe yönelişiyle sanatın kalıp ve kurallar saptayan üslup ve anlatımlarına karşı olan bir görüştür. Gerçekçilik bazı sanat tarihçileri tarafından sanatta, yy. boyu sürekli olarak amaçlanmış ve 19. yy’a kadar aşamalarla gelişmiş bir olgu olarak değerlendirilmiştir. Ancak gerçekçilik kavramının, iddialı bir tavır olarak gelişmesi 19. yy ortalarına rastlar. O dönemde Barak anlatım krallıkla birlikte gücünü yitirmiş, burjuva yönetiminin başlaması ile birlikte de gerçekçi biçimlendirme kendini göstermeye başlamıştı. Almanya’da bile Klasist-İdeal ile ilgili fikirler ve Romantizm gücünü yitirmişti. Hatta ortaçağ resmi ile dini heyecanı yenilemek isteyen kiliseci ressamlar bile, değerlerini kaybetmişlerdir. Roma’nın kahramanca ahlakını ve cumhuriyetini yenilemek isteyen görüş de iflas etmiş. Memur, Endüstrici ve maliyecilerden meydana gelen gerçek bir devlet idaresi kurulmuştu. Realizm’in gelişmesi 19. yy. ortalarında Avrupa’dan yayılan devrimci hareketlerin ışığında Akademizme karşı ortaya çıkan Romantizmden sonradır. Romantizm, ruh haline, değişme, geçiciliğe, ölüme ve duyguya getirdiği ilgiyle klasik resmin kalıpçılığını, bir ölçüde kırmış, Gerçekçilik için bir yol hazırlamıştı.

Courbet

 

Romantizmden sonra özellikle Fransa’da Courtbart’nin öncülüğünü yaptığı bir akım olarak, Gerçekçilik 1855’de (Gerçekçilik Pavyonu) sergisinde doruğa ulaşmış ve J.F. Millet, Daumıer gibi sanatçıların resimlerinde görüldüğü gibi akademizmin konu ve tekniklerine karşı gelmiştir. Gerçekçilik bir üslup olmaktan çık, tarihin pek çok döneminde rastlanan bir anlayıştır. Tarih öncesinin mağara resimlerinde bile gerçekçi bir tutum gözlemlenir. Buna karşılık Antik Yunan’a dek ilk tarımsal uygarlıklarda gerçekçiliğe pek rastlanmaz. Gerçekçi anlayış, aynı fotoğrafta olduğu gibi doğayı sadık olarak aynen yansıtmaktan yanaydı. İdealistlerin yaptığı gibi, gerçeği anlamayı ve kuvvetlendirmeyi değil olduğu gibi vermeyi spekülasyon yapmayı değil, pozitif olarak göstermeyi istiyordu. Hayatın neşe ile inançla ve eleştirisiz olduğu gibi kabulü, bundan önce hiçbir dönemde görülmemiştir. Genellikle yoksulları, işçileri, köylüleri ve gündelik yaşamın en basit gerçeklerini hiçbir duygusallığa ve yüceltmeye girişmeden aktaran Gerçekçilik Batıda, Endüstrileşme, kentleşme ve demokratikleşmenin ürünüdür. Bu anlayış içerisinde kaybedilen gerçek ideal yerine, sahte hakiki olmayan eserlerle, güzele olan ihtiyacı gidermek yoluna gidildi. Ve günlük ihtiyacın üstüne çıkma amaca giderilmek istendi. Böylece sergilerde, oturma odalarında, salonlarda, iç gıcıklayıcı az ya da çok çıplak tatlı bakışlı kızlar, Nymlaheller, çıplak güzel vücutlu evliyalarla ilgili kadınları gösteren kompozisyonlar yapıldı. Resim sanatı artık düş ürünü deniz manzaraları ya da tarihsel tablolar yerine yaşanabilir, gerçeğin tam yansımasını vermeyi amaçlar. Flaubert’in; “Yalnızca eksiksiz bir anlatım düşünmeliyiz” sözleri ile Courbet’in resmi algılanabilen şeyleri bir ayna gibi iletme sanatı olarak görmesi ve görevinin yalnızca gerçeği ve gerçekte olan şeyleri canlandırmak olduğunu söylemesi, birbiriyle uyum halindedir. Fransız ressamı, Courbet, Daumıer ve Millet için Gerçekçilik sanatsal açıdan bir yürekli olma görevidir. Onlar salonlarda sergilenen, desteklenen ve ödüllendirilen yerleşmiş resmi, resim sanatına karşı çıkarlar, daha anlamlı ve zengin içerikli konulara yönelip, eleştiri yeteneğinden yoksun burjuva beğenisine saldırırlar. Bunun için de emekçilerin yanında, onların varlığını unutmuş gibi görünen bir topluma savaş açarlar.

İzlenimcilik

19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmış ve bütün sanat dallarını etkilemiş bir akımdır. Başka bir dil ile, doğadaki dış unsurların kişinin kendi içerisinde birtakım izlenim, duygusal iz bırakmasını savunan sanat ve edebiyat akımıdır. Bu akım içerisinde yer alan sanatçılar, doğayı, çevreyi olduğu gibi değil, dış unsurların görünüşünü değiştirmeden, kendi izlenimleri yardımı ile tasarladıkları şekilde resme yansıtmışlardır. Resimde izlenimcilik, özellikle ışık ve renkten kaynaklanan görsel izlenimlerin tanımlanmasına adanmış olduğu söylenebilir. Bu akımı takip edenler tarafından, resmedilen nesne veya olaydan çok günün belirli bir zamanı, belirli bir ışıkta sanatçı üzerindeki izlenimlere önem verilmekte, akımın öncüleri Claude Monet ve Camille Pissarro olarak kabul edilmektedir.

Onlara göre sanatçı doğrudan doğruya, gerçeği değil de gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almış ayrıca varlığın gerçekçiliği ve nesnelliği ikinci plana atılarak, kişisel yorum ön plana çıkarılmıştır. İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı, eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, meydana getirilen edebî eser, yazarın veya şairin kişiliğine dair izler taşıyacaktır.

Bu akım Sembolizmin bir aşaması olarak kabul edilebilir. Zira temsilcileri arasında sembolizmin önemli temsilcileri de yer almış ve bu akımın etkilerini taşıyan eserler vermişlerdir.

 

Monet

 

İzlenimciliğin özellikleri

*Dış aleme, ondaki varlıklara ve nesnelere karşı ilgisizdirler.

*Edebiyatta, resimde, müzikte okuyucunun, seyircinin, dinleyicinin eserle karşı karşıya gelir gelmez edineceği izlenim bu akımın tatlı, yumuşak, kucaklayıcı, canlı teması olmuştur.

*Empresyonist sanatçının anlattığı dış dünya değil, dış dünyadaki varlıkların hayâle bürünmüş izlenimleridir.

*Empresyonistler, etkici ve duygucudurlar. Zaten empresyon, etki - duygu anlamındadır.

*Empresyonizm, esas olarak ve her şeyden önce özgürlüğün simgesidir, sembolüdür.

*Hayale ve soyut betimlemelere yer verilmiştir.

*Her şey sanatçının duyumuna bağlı olarak anlatılır.

*Objenin kişi üzerindeki izlenimleri önemli olduğu için realizmin karşıtıdır.

*Sanatçılar eserlerinde kendi iç dünyalarını dile getirmişlerdir.


Art Nouveau

Art Nouveau zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımıdır. Köklerinin Britanya merkezli Arts&Crafts hareketine dek gittiği söylenebilir. Avrupa ve Amerika’yı etkilemiştir. 19.YY sonu ve 20. YY başında etkili olmuş bu akım ülkemizde 1900 Sanatı ya da Yeni Sanat adlarıyla anılmakla birlikte birçok Avrupa ülkesinde bölgesel olarak değişik adlarla anılmış, adlara uygun olarak ta uygulamaların niteliklerinde değişiklikler görülmüştür.

Modern Style, Yellow Book Style, Fin de Siecle Style, Jügenstil,Secession Stil bölgesel olarak kullanılan adlara örnektir. Stilin ilk aşamalarındaki mimarlıkta aşamalar daha belirgindir; kullanılan abartılı barok stili benzeri dekoratif bezeme ve süslemeler sebebiyle Floral Style, Style Coup De Fouet(Kamçı Vuruşu Stili) ve Style Angouille(Yılanbalığı Stili) olarak da anılmıştır. Ortaçağ gotik sanatını savunan İngiliz estetikçi ve tarihçi John Ruskin’den etkilenen; Praeraphaelit grubu üyesi William Morris, mutlulugun el emeğiyle elde edilebileceği, işçi kesiminin yasama sevincine bu tür çalışma ile ulaşabileceği inancındaydı. İnsan ile maddenin arasına giren makinenin, dolayısıyla endüstriyel gelişimin güzelliği yok ettiği görüşündeydi. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği, ortaçağ sanatçılarının eserlerinin mükemmelliğinden aldıkları zevkle özgür ve mutlu olduklarını savunuyordu.

Klimt


Sosyalist fikirlere sahip W. Morris, sanatı, el emeği niteliğiyle geniş halk topluluklarına mal etmek suretiyle demokratlaştırmak istemiş,sanat kurumları açmış ayrıca imal ve satışın bir arada gerçekleştiği atölye-mağazası Morris Company’i açmıştır(günümüz meslek okulları niteliğinde).

Doğruluğu tartışıladursun W.Morris’in bakış açısı birçok sanatçı tarafından benimsenmiş, desteklenmiş; bu yolla el sanatlarına dayalı bir sanat akımı oluşmuştur. Endüstriyel gelişmelerle ev yapımı ürünlerin pahalı kalmasıyla fakir işçi kesim yerine zengin koleksiyonculardan rağbet görmüştür. Kısaca endüstriye yenilmiştir.

Art Nouveau ismi 1896 yılında Paris’te açılmış olan, dekoratif mobilya ve aksesuar satan bir mağazadan gelmektedir. Devlet salonuna kabul edilmeyen sanatçıların da bu tur eşyaların alım satımıyla ilgilenmeye başlamasıyla akım güçlenmiş ve anti akademik bir nitelik kazanmıştır.

Art Nouveau zamanla klasizmi reddetmiştir. Bu toplumsal değişimi de yansıtan bir durumdur. Darwin sonrası bir toplumda, Tanrının varlığının ancak sorgulanabildiği bir zamanda, insan ruhunun karanlık yanları ortaya çıkmaya başlamıştı. ”Fin de siecle” yani “yüzyılın sonu” sanatçıları ve yazarları sis ve loşluğu parlak gün ışığına yeğlerler. Paris gece hayatından, dansçılar ve hayat kadınlarından ilham alan grafik çalımsalar, mimaride Victor Horta’nın Loie Fuller’e tasarladığı tiyatro binası bunu kanıtlar niteliktedir. Klasizme sırtını dönen Art Nouveau sanatçıları ilhamı öncelikle doğada aramışlardır. Bitkisel motifler, kadın figürleri kıvrılan bükülen çizgiler akımın etkilediği her alanda kullanıldı. Bitkileri ve hayvanları düzenli kompozisyonlarda statik bir formda kullanan eskilerin aksine doğanın dinamik kuvvetleri dile getirilmeye çalışılmıştır.Demirin yapı malzemesi olarak kullanılması (1889 Paris Fuarı için yaptırılan Eiffel Kulesi) mimari için önemli bir devrim hareketi olmuştur. Demir; metro girişlerinde, yapıların değişik bölümlerinde, günlük yaşam araç ve objelerindehem fonksiyonel hem de süs olarak (fer forge) değerlendirilmiştir.

Demirin kullanımının yanı sıra Art Nouveau’nun karakteristikleri: camın (vitray) yoğun kullanımı bunun bir sonucu olarak ışık ve aydınlatma çözümleridir. Aydınlatmanın önem kazanmasıyla cam pencerelerle Aydınlatılan (misterious light) merdiven ya da hollerin merkez olarak yerleştirildiği yeni bir plan düzenine gidilmiştir .

 

Sembolizm

19. yy’ın sonlarında bir grup Fransız şairin başlattığı edebiyat akımıdır. Bu akım daha sonra resim ve tiyatro alanlarına da yayıldı. 20. yy Avrupa ve ABD edebiyatları üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Simgeciler bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine, simgelerle yüklü örtük bir dille dışavurmasından yanaydılar. Simgeci şiir ve edebiyat kuramlarının etkisiyle başlayan simgeci resim, gerçekliğin nesnelciliğine ve izlenimcilik akımının artan etkisine bir tepki olarak doğdu. Bu akımların somut göstermecilik anlayışına karşı simgeci ressamlar düş gücüne dayalı bir anlatımdan yanaydılar. Burada sözü edilen “düş” yaratıcıdır. Düş sembolistlerin devrimci ve yenilikçi gücüdür. Her biri bu yeteneği, işlemiş, geliştirmiş ve kendi özgünlüğünden kendi kişisel serüveninden yola çıkarak yaratıcı amaçları doğrultusunda kullanmışlardır. Sembolistler topluluklar, klikler oluşturdular, kendi kahveleri, kendi küçük dergileri ayrılıkçı sergileri vardı. Ama bütün bunlar, çoğu zaman topluma uymayan, topluma karşı yıkıcı bir anlayışın izlerini taşıyordu. Öyle ki bu sanatçılar ve şairler topluluğu bir kapalı kutuydu ve aslında bir anarşik bireycilikler topluluğuydu. Bu küçük, yapay toplum, özgünlükleri aşırıya varan ve kimi zaman da skandallara dönüşecek kadar ileri giden tuhaf kişilerden oluşuyordu.

Gauguin


Sembolizmin her önemli kişisi kendine özgü bir kişilikte tanındı. Gerçekte, bu tuhaf suç ortaklığı onların yaşama biçimlerinde yani ortak tavırlarında ortaya çıkıyordu. Alışılmamış bohem ve öncü nitelikli oldukça kışkırtıcı davranışları olan toplum içinde toplum, küçük özel bir toplum söz konusuydu; sanat ve şiiri kendi burjuva güvencesine kendi düzenine, kendi sınai ve mali gücüne, kendi kaşarlanmış ve üstencilerinin sağladığı doyumlara demir atmış bir düzenin anlayışının dışında arayan çok yüksek bir düşünce söz konusuydu. Öyleyse, son derece sağlam temelleri üzerinde yapılanmış olan bu toplumun karşısında tarihe sembolizm başlığı altında geçmiş olan bu yaratıcı gerçekliği bir başka topluluk ama azınlık ve aşağılanan bir topluluk olarak kabul edebiliriz. Sembolizmin her önemli kişisi kendine özgü bir kişilikle tanındı; çarpıcı olayların izini taşımasa da her birinin özel bir yazgısı vardır. Sembolizm bu noktada Romantizme benzer. SEMBOLİZMİN DOĞUŞU VE TEMSİLCİLERİ XIX. yy’da pozitif birimler alanındaki ilerlemeler edebiyat ve resim sanatlarında da etkilerini göstermiş, edebiyatta natüralizm, resim sanatında empresyonizm doğmuştur. Empresyonizmin natüralist etkisine tepki olarak doğan sembolizm 1885-1895 yılları arasında geçerli olmuştur. 1886 yılında ozan Jean Nareas sembolizm manifestosunu yayınlamıştır. Ozan sanatta bütün ifade türleri arasında yaratıcı zihniyetin en akılcı temsilcisinin sembolizm olduğu inancındadır. Fransa’da doğmuş olan sembolizm Baudelaire, verlaine, Rimbaud, Mallarme’nin şiirleriyle Fransa dışına yayılmıştır.

 

Ekspresyonizm

Resim, edebiyat ve müzikte XX. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bir sa¬nat akımıdır. Özellikle resim ve plâstik sanatlarda uygulanmıştır. Türkçede ifadecilik manasına gelen ekspresyonizm kelimesi, ilk defa 1911de kullanılmıştır. Bu akım Akademizm, Natüralizm ve Empresyonizme karşı bir tepki olarak doğmuştur. Tez olarak, tabiatın insan ruhuna göre anlatımını savunur. Bu yüzden insan ruhu birinci, tabiat ise ikinci plândadır. Resim, duyguların dışa vurması için bir vasıta, in¬sanın ruh hâlini anlatan bir sanattır. XX. yüzyılda çok tutulmuş, bu arada Kübizm ve Sürrealizm gibi modern sanat akımlarının doğmasında, önemli ölçüde rol oynamıştır. Bu akımın en büyük temsilcileri P.Cezzanne, Van Gogh, Toulouse-Lautrec, P.Gauguin, E.Münch ve Nodler dir.. Kelimenin Türkçe anlamı "ifadecilik" veya "dışavurumculuk" tur. Kelimenin kullanılma tarihi 1850 lere kadar inmesine rağmen, kavram olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar, kavramın ilk olarak Almanya da Wilhem Worringer tarafından 1911de; bazıları da Paul Cassier tarafından 1910da kullanıldığını iddia etmektedirler. Bununla birlikte ekspresyonizm akımının kamuoyuna mal olması 1910lu yıllarda yaygınlaşması ise 1916 dadır. Akım 1925e kadar varlığını sürdürmüştür.

Munch

 

Birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda Almanyada doğan ve savaş yıllarında gelişip diğer ülkelere de yayılan ekspresyonizm, bunalan Avrupanın yeni arayışlarından biridir. Bu sebeple onun temelinde, huzursuzluğun ve tedirginliğin yarattığı başta "yeni insan" başta olmak üzere, yeni bir dünya, yeni bir sosyal yapı, yeni bir gerçek. yeni bir sanat bir arayışı veya özlemi vardır. Bir başka açıdan bakıldığında da ekspresyonizm tepki hareketidir. Sanatı bilimsel kadercilik veya görünenle sınırlayan natüralizmden anın geçici izlenimlerini esas alan empresyonizme; Sanayi Çağının manasızlaştırdığı veya bütünüyle maddileştirdiği hayattan burjuva ahlakına; savaşın getirdiği yıkımlardan ekonomik dengesizliklere kadar, içinde yaşanılan hayatın bütün değer ve müesseslerine yöneltilen bir tepki hareketi… Bir başka ifadeyle ekspresyonizm yalnızlaşan aydın insan ruhunun çığlığıdır. Her şey şeyden önce ekspresyonizm, bunalımlı bir dönemin duygularından ayırt edilmez. Bu bunalım, 1905-1914 arasında yazarı, resim yapan ve oyun sahneye koyan bir kuşağın tüm üyeleri tarafından baştan başa yaşanmış ve dile getirilmiştir. Sanatçılar, bir huzursuzluk ve gerçekleştirme gücü yoksunluğu duyuyorlar, gözleri önündeki gerçekten hoşnut kalmıyorlardı. Temelleri sarsılan Almanyanın sanayileşmesindeki gelişmesinin (doğurduğu) sonuçların acısını çekiyorlardı. Kırık dökük insan ilişkileri, kentlerdeki yaşamın delice hızı, köleliğin her çeşidi değer ölçüriydi. Ekspresyonistler ayaklanmadan yanaydı. Hepsi aileye, öğretmene, orduya, İmparatora ve kurulu düzenin tüm yandaşlarına karşıydılar. Öte yandan aşağılanmış yaratıkların, düzenin kıyısında kalanların, ezilmişler topluluğunun, yoksullar, akıl hastaları ve gençlerin dayanışmasını savunuyorlardı." "Dışavurumcular, sanayi toplumunun bayağı dünyasını iskelet gibi ve suni yapılar çıkardığı için reddediyorlarsa, izlenimci sanatı ve edebiyatı da gösterişli ama özden yoksun dış yüzeyler sundukları, kendilerini besleyen toplumun şeytaniliğini gizledikleri için reddediyorlardı. Dışavurumcu sanatçı, izlenimci sanatçının tersine, alışılmış gerçekliğin celladı olacak, insan psikesinin bağladığı kabuğu kıracak, kısıtlanmış enerjilerin kayıtsızca dışa vurulmasını sağlayacak peygambervari bir hayalci olarak görüyordu kendini."Çökmüş" geleneksel dünyayı temsil, tasvir ya da taklit etmiyor, sıradan nesneleri normal bağlamlarından soyutlayıp, yolunu kaybetmiş olan geista (ruha) ışık gönderen fenerler biçiminde yeniden inşa etmeyi amaçlıyordu. Tıpkı döngücüler gibi, konuya değil yaratıcılığa, sanatçının katkısına saygı duyuyordu." Ekspresyonistlerin söz konusu tepki veya özlemlerinde yöneldikleri beş şahsiyet mevcuttur. Bunlar; Hz. İsa, Darwin, Nietzche, Marks ve Freuddur.

 

Fovizm

1905 yılı yeni bir ressam kuşağının doğuşuna tanık oldu. Pariste sonbahar Salonunda bir grup, Henri Matisse çevresinde kurulan bir sergi düzenledi. Üsluplarının çıplak yalınlığı ve parlak renk karşıtlıklarından (kontraslarından) yapılmış olmaları nedeniyle, sergilenen bu resimler halkı ürküttü. En alışılagelmiş üslupta yapılmış olan bir çocuk büstü, Matisse, Marquet, Manguin, Camoin, van Dongen, Friesz, Puy, Vlaminck ve Derainin sergilenen bu resimleri arasında duruyordu; bunu gören eleştirmen Louis Vauxcelles şu sözleri söylemeden edemedi: "Fovların (vahşilerin) arasında bir Donatello". İşte Fovlar (Yabanıllar ya da Vahşiler) sözcüğü böyle doğdu ve kısa süre içinde öteki Fransız olmayan sanatçılar tarafından da benimsendi. Mimarlık öğrencilerinden oluşan bir grup, Die Brücke (Köprü) olarak bilinen ve esin kaynağı olarak Fovlarla aynı örneklere (Van Gogh, Gaugin ve Seurat) bakan bir sanatçı çevresi oluşturdular.

Matisse


Empresyonizmin simgelediği geleneksel gerçek kavramına karşı gösterdikleri hoşnutsuzluk, bu yeni kuşağın niteliğini belirlemektedir. Bu sanatçılar, dış görünüşlerin betimlenmesinin gerçeğin yalnız bir yüzünü içerdiğini, nesnelerin ruhuna inmediğini biliyorlardı. Onlar, hem gözlemledikleri nesnenin en ince ayrıntısına değin çözümlenmesinin, hem de düşünsel işlemlerin betimlenmesinin, varlığın tümünü anlatmakta yetersiz kaldığını anlamışlardı. Matisse buna şöyle bir çıkar yol buldu: "Her şeyden önce ulaşmak istediğim şey dışavurumdur. Dışavurum bence bir yüzü birdenbire canlandıran veya kendini şiddetli bir harekette gösteren bir coşkuda değil, herhangi bir resmin tümel örgütlenmesindedir. Nesnelerin kapladıkları mekan, bunların çevresindeki boşluk ve oranlar, hepsinin bu konuda payı vardır. Rengin başlıca amacı dışavuruma olabildiğince yardım etmektir". Nesne, resme doğrudan doğruya ve çarpıtılmadan katılması gereken duygular uyandırır. Burada amaç, duyularla algılanmış dış gerçeği, sanatçının içindeki gerçekle kaynaştırmaktır. Bu, Kandinskynin de sözünü ettiği gibi sanatsal bireşime (sentez) ulaşmak çabasıdır. FOVİZM (FAUVİSME) Fovizm 1905 - 1907 yılları arasında meydana gelen, XX yüzyılın gerçekten değerli ve özgün bir sanat akımıdır. Belirli ve kesin kuralları olan bir sanat ekolü oluşturulmamıştır. Arı renklerin abartılarak kullanılması istemi bir grup sanatçıyı ilgilendirmiştir. 1905 yılında Parisite Salon dAutomneda sergilenen bir grup esere sanat eleştirmeni Louis Vauxelle tarafından Fransızca vahşi hayvan anlamına gelen fauve sıfatı, bu eserlerin temsil ettiği sanat hareketine de fauvisme adı verilmiştir. Henri Matisse ve arkadaşlarının alışılmamış nitelikte güçlü ve değişik renklerle yaptıkları resimleri Vauxelle ve seyirciler çok yadırgamışlardı. Favizm renk sanatı, sentez ve dekor sanatıdır. Henri Matissee göre kompozisyon; sanatçının duygularını elinde bulunan çeşitli elemanları dekoratif biçimde düzenlemesi işlemidir. Bu görüş, fovların kompozisyon anlayışlarını tümüyle dile getirmektedir. Tasvirlerde perspektif ve modleye itibar olunmaz, iki boyut, tabloda, tasvire yetmektedir. Gerçek obje de, deforme edilebilmektedir. Peyzaj, natürmort ve insan figürleri sanatçıların değerlendirdikleri tasvir konularıdır. Uygulamalarda empresyonizm ve puvantilizm iz ve etkileri görülür. Grubun başlıca sanatçıları Henri Matisse (1869 - 1954), Albert Marquet (1875 - 1947), André Derain (1884 - 1954), Maurice Vlaminck (1876 - 1958), Othon Friesz (1879 - 1949), Raoul Dufy (1877 - 1953), Van Dongen (1877 - 1968) dir. Georges Roulaut (1871 - 1958) değişik nitelikteki tasvir konuları ve renk uygulamalarıyla grupta özel bir yer alır. Kübizm kurucusu Georges Braque da, bir aralık fovizm denemeleri yapmıştır.

Fovizmin özelikleri: Resimde çiğ ve sert renkler kullanmak, bu akımın birinci özelliğidir. Bir resimde gerek ışık alan yerler, gerek mesafe bakımından uzaklıklar, sadece renk değiştirmekle gösterilir. Bu akımın sanatçılarına göre resim, düz bir yüzeye yapıldığı için derinlemesine bir arayıştan ibarettir. Resim elden geldiğince sade ve temiz boyanmalıdır. Bu özellikleri ile fovizm pek çok kuralı yıkmış olur. Derinlik hissi, ışık, gölge, kabartma, belirli kenar çizgileri bir tarafa bırakılır. Resim iki ana özellik üzerinde yoğunlaşır. Renk şiddeti ve bunların yan yana konuluşudur.


Kübizm

20. yüzyıl başındaki temsile dayalı sanat anlayışından saparak devrim yapan

Fransız sanat akımıdır. Pablo Picasso ve Georges Braque, nesne yüzeylerinin ardına bakarak konuyu aynı anda değişik açılardan sunabilecek geometrik şekilleri vurgulamışlardır. XX. yy. başlarında ortaya çıkmıştır. Kübizm terimi 1914 Savaşı'ndan önceki yıllarda Paris'te gelişen bir resim akımını belirtir. O dönemde Avrupa'da biçimlenmekte olan modern sanatın ışığın geçici etkilerini resmetmek olan izlenimcilerden hoşnut olmayan bir genç ressamlar kuşağı yetişiyordu; bunlar, Matisse'in çevresinde toplanmış olan fovların çok renkli resim sanatından da hoşlanmıyorlardı. Tablolarını sağlam temellere oturtmak istiyor ve bu konuda ressam Paul Cezanne'ın izinden gidiyorlardı. Nitekim bu ressamlar, Cezanne'dan, onun son Provence manzaralarından ve natürmortlarından esinlenecekler, bundan da kübizm doğacaktı.

Kübizm adı, Georges Braque'ın bir tablosunu gören Matisse'in bu tablo için «küçük küpler» sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bir yanılgı sonucu yeni resme uygulanan bu deyim, Picasso ve Georges Braque'ın o tarihlerde birbirine pek benzeyen ilk kübist eserleri konusunda bir fikir verebilir.

 

Picasso

 


Her ikisi de hacimlerin iç içe geçtiği portreler, manzaralar, natürmortlar çizmekteydi. Onlar iki boyutlu (en ve boy) olan tuvalin yüzüne doğada üç boyutlu (en, boy, derinlik) olan nesneleri çizebilmenin çarelerini araştırıyorlardı. Bu, yeni bir sorun değildi; bütün resim sanatının sorunuydu; ama o zamana kadar, derinlik izlenimi perspektif aracılığıyla verilebiliyordu. Picasso ile Braque, her şeyden önce bir tablonun ne olduğunu unutturan bu çözüm yolunu bir yana bıraktılar: tablo, aslında dümdüz bir yüzeydir. Braque ile Picasso, biçimleri tuvalin üzerine kademeli sıralayarak üst üste yerleştirdiler. Zaten onların niyeti, gerçeği gördüğümüz gibi değil, olduğu gibi göstermekti: yerimizi değiştirmeden bir nesneye baktığımız zaman onun sadece bir kısmını, bir köşesini veya bir yüzünü görürüz.

Kübistler ise nesneleri, sanki çevresinde dolaşıyorlarmış gibi, birkaç bakış açısından, cepheden, yandan, üstten, alttan bakarak aynı imge üzerinde göstereceklerdir. Aynı şekilde, bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde (karmaşık görüntü) vereceklerdir.

1911'e doğru Braque ve Picasso için, nesneleri kat kat açıp saydam küçük yüzeylere bölmek, kenar çizgilerini kırmak, gerçek bir oyun haline geldi; o kadar ki, neyin resmini yaptıklarını anlamak giderek zorlaştı. İki ressam o sıralarda Avrupa'nın başka merkezlerinde doğmakta olan soyut sanata çok yaklaşmış bulunuyordu.

Kübistler, sanatlarını geliştirirken gerçeği tamamen özgün bir biçimderesim sanatına sokmak amacını güttüler: resme tamamen yabancı öğeleri (kâğıt, gazete parçalan, kibrit çöpleri) tablolarına yapıştırdılar. Üstelik boyalarına kum karıştırdıkları da oluyordu. Bütün bunlar günümüz resim sanatında sık sık rastlanan şeylerdir, ama o dönemde hiç görülmemişti.

Kübistler bunu hem gerçek ile ilişkilerini yitirmediklerini göstermek, hem de resimde imtiyazlı madde diye bir şey olmadığını, bir tablonun herhangi bir şeyle yapılabileceğini göstermek için yaptılar. Yeter ki, tablo, biçimlerin tutarlı bir kompozisyonunu oluştursun. Açıklık kaygısıyla, yapısal çizgileri iyice azalttılar ve kompozisyonlarına, hemen belirli bir nesneyi akla getiren resmedilmiş biçimleri eklediler: sözgelimi, bir gitarı belirtmek için teller ve bir eğri, keman için üzerindeki delikleri, şişe için ise şişenin boynunu çizmekle yetindiler. Sanat felsefesi olarak, ayrı ayrı yerlerde geçen şeylerin birlikte ve ayni zamanda cereyan ettiğini tasavvur ve tasvir etmek düşüncesi ile, karışıklıktan hoşlanma zevkinin birleştirilerek ifade edilmesi esasına dayanır. Nitekim kübistlerin eserlerinde karmakarışık imajlara ve dağınık kelimelere rastlanır.

Kübistler, herhangi bir şeyde gözün türlü yönlerden görebildiği özellikleri, bir arada geometrik şekillerle göstermeye çalışır. Bu tarz resimlere kübik resim adı verilir. Kübizm, eşyanın uzaklık ve yer içinde kapladığı hacim kanununu temel hareket noktası olarak alır. Bu akıma mensup sanatçılar, resimde özün, değişmeyenin peşinde koştuklarını savunurlar. Onlara göre, konunun sadece görünen yönünü değil, görünmeyen tarafını da göstermek gerekir. Bu akıma mensup olan edebiyatçıların gayesi ise, duygularla olayları birbirine karıştırmak, ayrı ayrı yerlerde geçen olayların birlikte, ayni anda olduğunu kabul etmek ve bu anlayışta eser vermektir. Bu yüzden kübistlerin eserleri oldukça karmaşıktır.

Kübistler, resimde renk oyunlarının yankılarını, güneş ışınlarının tabiat içinde uyandırdığı parıltıları bir yana bırakarak, eşyanın geometrik yapısına önem vermişlerdir. Bu bakımdan Kübizm, tabiatın yepyeni bir anlayışla değerlendirilmesidir denilebilir. Onlar sanatlarının kaynağını duygudan çok, düşüncede aramışlar, empresyonistlerin aksine, ilim yoluyla değil sanat yoluyla sanata varmak prensibini seçmişlerdir. Resimde en büyük temsilcileri: Pablo Picasso, Georges Braque.



Futurizm

Kökten ıslahatçı eserleri ve belki de daha çok nazariyeleriyle XX. yüzyıl başında ortaya çıkmış olan aşırı inkılâpçı bir İtalyan edebiyat ve sanat akımı. Bu akımın öncüsü ve şefi şair Filippo Tommaso Marinetti "Figaro" gazetesinde yayımladığı manifesto futurisita (Fütürizm bildirisi) (1909) ile İtalya ve Fransada dikkati üzerine çekmiştir. Fütürist akımın program ve prensiplerini kap sayan bu bildiride sürat ve saldırgan hareketler övülmüştür, müzelerin, kitaplıkların ve her çeşit akademilerin yıkılmasının gerekliliği bir adak olarak yüklenilmiştir.

Boccioni

 



Süratin üstünlüğünü iddia ve ilan eden Marinetti, bir yarış arabasının Samothrake zaferi (Yunan heykeli)nden daha güzel olduğunu ve buna ek olarak da: "Mutlak içinde yaşıyoruz, çünkü "her yerde hazır ve nazır olan" edebi sürati biz yarattık" demiştir. 1910 yılından itibaren İtalyan ressamları, Carlo Carrà, Boccioni, Luigi Russolo ve sonra da Giacomo Balla, Gino Severini, Milanoda Marinetti ile buluşarak, XVIII. yüzyıldan o güne kadara durgunluk içinde bulunan İtalyan sanatının durumunu inceledikten sonra onu daha dinamik bir akım yoluyla canlandırmak ve bu suretle batı dünyası içinde kaybetmiş olduğu sanat ve fikir itibarını çağdaş espriye ulaştırmak suretiyle yeniden kazandırmak yolundaki düşüncelerini "Fütürist ressamlar" bildirisiyle genç sanatçılara duyurmayı kararlaştırmışlardır (1910) Fütürist Akım, İtalyada gürültülü gösterişlere yol açarken fütürist bir sergi de Bernheim - Juenes galerisinde (Paris) açılmıştır(1912). Fütüristler çok statik buldukları kübizme karşı kendi adı altında ebedileşen dinamik duyguyu yeniden araştırmışlardır. Fransız şair ve tenkitçisi Apollinaire, kısa bir zaman fütüristlerle birleşmiş ve bütün ileri akımların bu ad altında birleştirilmesini teklif etmişse de, Marinetti tarafından reddedilmiştir. Fütürizmin doğuşu, kübizmin yayılmaya başladığı yıllara rastlar. Fütüristler, kübistlerin araştırmalarından faydalanmakla birlikte, resim alanında yeni buluşlara gitmişler ve dikkate değer eserler arasında o zaman başlıca fütürist ressamlar tarafından yapılmış eşzamanlık anlayışı içinde kübist tarza giden kompozisyonlar yer almıştır. Boccioninin "Elastiklik", Severininin "Uzayda Küre Şeklinde Genişleme" tabloları bunlar arasındadır. Dünden esaslı surette ayrılmış, bugünü geçerek geleceği, onun dinamik varlığına ulaşmayı amaç edinmiş olan Fütürizm, plastik durgunluktan (statik teknik) bir başka duruma geçişi (dinamik teknik) sembolleştirmiştir. Çoğunlukla hareketli konular seçilmiş, dansözler, karnaval sahneleri, fabrika, motor, son hızla giden otomobil, uçak, mekanik araçlar gibi boşluk içinde yer değiştiren, değişen temalar üstün tutulmuştur. 1914 - 1918 Dünya Harbi ile Fütürizm hızını kaybetmiş, fakat Marinetti prensiplerinden geri dönmemiştir.


Soyut sanat

1910 Yılında Kandinsky ile başlayan soyut sanat 20. Yüzyılın ilk yarısında görülen en önemli bireysel gösteridir. Soyut sanatın sözcüsü Michel Seuphor’a göre “Bir resimde günlük gerçek görülmüyorsa o resim soyuttur. Bir resmin soyut olabilmesi için doğa gerçeği ile tüm ilişkilerini kesmiş olması şarttır.” Soyut sanat Kant’ın “Akılcı Felsefesi” yani bu felsefeye göre eşyalar, zaman ve uzay mevcut değildir. Böyle olmakla beraber eşya ve olaylar bilinçsel olarak bir uzay ve zaman içinde tasarlanıyordu. Ayrıca Henri Bergson “sezgicilik” anlayışından yani eşya kavramını sezgi kavramıyla birleştiriyor ve eşyaları tanımlarken gerçekte kendi iç yaşantımızı da tanımlamış oluyoruz. SOYUT SANATIN DOĞUŞU Bazı sanatçılar Bergson’un sezgi sistemini şiddetle uyguladılar. Geleneksel perspektif tamamen terkedildi. Böylece madde uzayda kişisel biçim yada renk halinde kendini belirtmiş oldu. Bu kavram önce Kandinsky daha sonra ise Mondirian bu anlayışı uygulamışlardır.

Vasily Kandinsky

 



Soyut sanat mekân fikrini ve figürü reddeden resmin konusu ne olursa olsun hiçbir doğa unsurunu ele almadan kendine yeten plastik olanaklarıyla kendi sanatçısını anlatmaya yeten bir anlayıştır. Kandinsky Monet’in “Ot Yığınları” adlı eserinden etkilenmiş ve nesnenin gerekliliğinin önemi hakkında içinde ilk şüphe oluştu. Kandinsky kendini nesneler dünyasından kurtarmış ilk soyut sanatçıdır. Sanatçının 1910 yılında yaptığı sanat tarihinde dış gerçekle ilintisi olmayan ilk soyut resim olarak kabul edilir. Sanatçı evinin duvarındaki resimlerinin birini baş aşağı görünce asılı resmin figürden kurtulmuş resim olduğunu keşfetmiş ve o anı şöyle anlatıyor. Henüz başlayan başlayan grup vakti idi. Paletlerimle çalışmadan yeni gelmiştim, dalgındım ve bitirdiğim çalışmamı düşünüyordum. işte bu sırada anlatılmayacak kadar güzel bir iç pırıltı ile parlayan bir tablo gördüm. İlkin hayretle durup kaldım, sonra hemen biçim ve renkten başka bir şey görmediğim ve içerikçe anlaşılmaz olan bu muammalı resme yaklaştım ve gördüm ki benim yapmış olduğum ve yanlamasına duvarda asılı duran tablo idi.Artık kesin olarak biliyordum ki obje resimlerime zararlı olmaktaydı. WASSİLY KANDİNSKY (1866-1944) Sanatçı Alman resminin lideri olup fovistlerden etkilenmiştir.İlk dönemlerinde Münih ve çevresindeki kırların manzaralarını yapmış. Bu dönemde ışık ve renk üzerinde çalışmıştır. Sanatçının duygusal soyutlamanın üç ana kaynağı vardır. İzlenim, Doğaçlama, Düzenleme soyut müziksel başlıklar adını 1910-1914 yılları arasında yaptığı resimlerine vermiştir. Birinci ve ikinci grupta sezgiye üçünçü grupta ise temel davranış olan komposizyon yaratışlarında iç dünyasından hareket ederek renk ve çizgi mantığıyla ele almıştır. 1910 ve 1921 yılları arasında ilk soyut çalışmaları ikinci kaynaktan çıkmış, bu dönemde canlı renkleri kullanmadığı görülür. Bu döneme dramatik dönemde denir.1910 yılına kadar yaptığı çalışmalar birinci kaynaktan olup fovist resimlerdir. Sonraki yılada mimari yapıda resim devri denmiştir. Bu dönemde renkler şiddetini korumakla birlikte biçim bakımından düz çizgiler, lekeler birer geometrik şekil haline girer.1925-1928 arasındaki resimlerine ise daireler hakimdir. Bundan sonraki dönemleri ise müziğin insanda uyandırdığı isimsiz ve sözcüksüz ahenk duygusunu renk ve biçimle anlatma yolunu bulduğu için “Müziksel Devre”denir.


Dadaizm

Dadaizm, her türlü dil ve estetik kuralını yıkmayı amaçlayan bir sanat akımıdır. Dadaizm akımı 1915-1922 yılları arasında başlamıştır. New York, Paris,Berlin,Köln,Hannover ve Zürich’te hemen hemen aynı anda başlamıştır. “Dada” sözcüğü, 8 Şubat 1916’da, Zürih’te Terrasse kahvesinde, bir sözlüğün rasgele açılması sonucunda bulunmuş ve benimsenmiştir. Jean Arp,Richard Hülsenbeck, ,Marcel Janco ve Emmy Henningsin aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ballin açtığı cafede toplanmasıyla benimsenmiştir. I. Dünya Savaşının katliamlarına ve budalalığına duyulan nefret ve tiksintiden doğan bu hareket, şok etkisi yaratan taktiklerle ve alay ederek, teknolojik ilerlemeye körü körüne bağlanmanın yüzeyselliğini, Avrupa toplumunun yozlaşmasını, savaş, toplum, gelenek, din ve sanat gibi tüm yerleşik değerleri protesto etmekte ve alışılmış estetiğe karşı çıkan yapıtlarını anlatmaktaydı. Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı. Dada hareketi yaratıcı sanatı canlandırma amacıyla yeni deneysel ifade formları bulmak için çaba göstermiştir. Savaşın bitmesinden sonra 1918’de Dada hareketi Almanya’ya sıçradı ve burada aşırı sağın yükselen militer ve milliyetçi politikalarına bir çeşit karşı duruş halini aldı. Tutumlarıyla kamuoyunu sarsmak, şaşırtmak ve onu uyuşukluğundan çekip çıkarmak isteyen dadaistler, bunun için yerleşik dil ve estetik kurallarına başkaldırdılar. Sözcüklerin sözlük anlamını bile yadsıdılar. Dadacılık, ABD’de Alfred Stieglitz ve Walter Arensbergs gibi iki zengin sanatseverin çabalarıyla gelişmiştir. “DADA” Fransızca’da tahta at anlamına gelen bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. I.Dünya Savaşının ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Fransız edebiyatında 20. yüzyılın başlarında gelişen bu akım, savaşın hemen sonrasında geliştiği için güvensizlik ve umutsuzluk ortamının ürünüdür.Dadaizmle beraber pek çok yeni şey gelişmiştir:yeni düşünceler, yeni hedefler ve yeni insanlar gibi.Diğer sanat akımlarının aksine, dadaizm belli karakteristiklere bağlı değildi.Dadaist sanat, onu okuyan ya da gören kişinin yorumuna veya algılamasına göre değişiklik gösterebilirdi.Dadaizm sayesinde, insanların duyguları o anda nasıl hissettiklerine bağlı olarak gelişirdi.İnsanın anlamsızlık üzerine kurduğu mantıksal bağı bulunmayan anlam dışılık konmalıdır.Dadaizm, sanata karşı doğanın yanındadır.Dadaizm’e göre doğada anlam yoktur, buna göre de sanatta da anlam olmamalıdır.

Marcel Duchamp

 



1916 'dan bu yana etkisini sürdüren bir modern sanat akımı. Yalnız resim ve heykelde değil, tiyatro, sinema ve edebiyat alanlarında da yayılmıştır. Sürrealizm, resim ve heykelde betileri gerçek dünyadaki ilişkilerine göre ele almaz. Aksine, bunlar asla var olmayacak düşsel bir ortam yaratacak bir kompozisyon içinde sunulurlar. Bazen, betiler tek tek ele alındıklarında tümüyle gerçekçi bir teknikle yaratıldıkları görülür. bu durumda, yapıtı gerçeküstücü kılan şey, sadece kompozisyonun "olası" bir dünyayı betimlememesi olacaktır. Bazen ise, hem betiler düşsel yaratık ve nesnelere aittirler, hem de bunlar düşsel bir kompozisyon içinde sunulurlar. En ünlü sürrealistler arasında r. magritte, p. delvaux ve s. dali adları sayılabilir.2. sürrealizm sürrealist (gerçeküstücü) adıyla ortaya çıkan sanatçılar birçok modern ressamın resimdeki biçimsel niteliklere verdiği önemin aksine, resmin konusuna, anlattığı şeye önem vermişlerdir. Sürrealistler resmin, düş türünden anlamsız bir hikâye anlatmasını ve seyircide şaşkınlık yaratacak, onu sarsacak bir etkinlikte olmasını isterler. Sürrealistler geçmişteki bazı sanatçılara da bağlanmışlardır. Sözgelişi, hieronymus bosch, guiseppe arcimboldi gibi resim sanatına büyük ölçüde düşsel fanteziyi sokmuş olan ressamları, rimbaud, marquis de sade, lewis carrol, lautreamont gibi edebi kuralları zorlamış, engin fantezileriyle ün yapmış yazarları kendi habercileri saymışlardır. Bunların yanı sıra modern çağın ünlü naif resim ustası henri rousseau (gümrükçü rousseau) da sürrealistlerin babalarından biri sayılmıştır. Sürrealizmin doğmasında en önemli etkenlerden biri, kuşkusuz ünlü psikanalist freud'un, bilinçaltı sorunlarını ve düşleri açıklayan araştırmalarıdır. Akımın sözcülüğünü genellikle şair andre breton yapmış ve alışılmış, klasik güzellik anlayışını açıktan açığa alaya almıştır. Sürrealizm akımı, bilinçaltını yansıtan fantezinin yalnız sanat alanının tekelinde olmadığını, bütün insan hayatının fantastik bir açıdan görülmesi gerektiğini de savunmuştur. Birbiriyle ilgisiz görünen biçim ve nesneleri bir araya getirmek, bir bütün içinde sunmak, bunları bazen perspektif bir derinlik içine yerleştirmek ya da düz bir yüzeyde şaşırtıcı bir biçimde toplamak, sürrealistlerin belli başlı eğilimlerindendir. İlkel toplumların sanatı, büyüsel nedenlerle bu açıdan zengin görünüşte olduğu için, sürrealistler bu ilkel sanat dünyalarından, özellikle okyanus adalarının sanatından çok etkilenmişlerdir. Birbiriyle ilgisiz nesneleri bir bütün içinde toplamak, bu nesnelerin birbirlerinin niteliklerine dönüşmesini sağlayacaktır. Bu, sürrealizmin metamorfik biçim değiştiren niteliğidir. bu nitelikte eserler ernst (1891-1976), arp (1887-1966), picasso, duchamp (1887-1968), klee (1879-1940), miro (1893-1983), masson (1896-1987), delwaux gibi ressamların çalışmaları arasında görülür. Özellikle yves tanguy (1900–1955)'nün eserlerinde benzer biçimler, bir çöl mekânı içinde fantastik bir dünyanın yaratıklarıymışçasına engin bir hayali yansıtırlar (r. 176).3. sürrealist resimdea. erotizm :eğer bellmer, dali, labisse, miro, molinier ve clovis troille'in bu kitaptaki en şehevi resimlerini inceleyecek ve aragon, breton, eluard ve péret'nin aşk şiirlerini anımsayacak olursanız, şairlerle ressamların kadın konusuna zıt yaklaşımlarda bulunduklarını görürsünüz. sürrealist şiirde kadın iyi ve tapınılacak bir yaratıktır: sürrealist resimde ise kötü ve kin duyulacak biri.miro'nun bir kadın başı (1938)'na ve picasso'nun boisgeloup dönemine ne demeli? bu sanatsal tutuma yön veren sadece kötü kadınlar değildir. çekici genç kızlar bile kolayca birer canavara dönüştürülebilir. styrsky bize bir kadının bacaklarının bir bıçağa kılıf ödevi gördüğünü göstermektedir (kolaj). ve max ernst'in kolajlarında sadizmin her çeşidini bulmak mümkündür. bellmer buluğ-öncesi bir kız çocuğunun bacaklarını ayırmakta ve görünüşte bu kız, acı çekeceği oyunlara özlem duymaktadır. toyen'in infazın tehiri'nde bacaklarından asılı bir kadın görülmektedir. brunius'un yaptığı kolajdaki kadın, sakallı bir adam tarafından hırpalanmaktadır. dali, uyumakta olan bir kızın üzerine atlayan iki kaplan çizmiştir (1944). labisse'in peçesiz gelecek'inde kadın yavaş yavaş ölüme doğru solarken memeleri açıkta olarak bir tür fetişizm'e katkıda bulunmaktadır. sürrealist erotizmin tek konusu kadın değildir. sevişmenin birçok çeşitleri, özellikle sapık biçimde olanlarının ele alındığı birçok yapıt vardır. bellmer'in ve erotizmi vahşet derecesinde işleyen molinier'nin yapıtları, bu konuda örnek oluşturabilir.

 

Soyut ekspresyonizmin

1946 / 47’lerde New York’ta geometrik soyutlamanın düzenlenmiş form yapısını reddeden bir resim anlayışı ile sanatçı, kendi fizik hareketlerini de yansıtan bir boyamayı gündeme getirdi. Bu anlayışın Amerika’da doğmasına, bu kıtaya göç eden Andre Mason ve Max Ernst gibi sürrealist akımın önemli temsilcileri neden oldular. Soyut Ekspresyonizmde yaratma işlemi, resmin bir çeşit konusu olmaktadır ve jestlere bağlı olan bu “Gestial Resimde” lekeler ve materyalin kendiliğinden oluşması kompizyonun akılla düzenlenmesi görüşünü de ortadan kaldırmaktadır. Bu resme Aksiyon Resmi de denmektedir. Önemli temsilcileri Jackson Pollock, Williem de Kooning ile Franz Kline’dir. Savaş, yaşam düzeninin sarsılması, rasyonel düzenlere olan şüphe ve kişisel bağımsızlığa olan istek altmışlı yılların ortalarına değin süren bu resim anlayışının temelidir. Arshile Gorky, Robert Motherwell ve Helen Frankenthaler’in temsil ettiği Aksiyon Resmi’ne tepki olarak yaratılan ve renkli yüzeylerin anıtsal etkisini amaçlayan bir resim anlayışı ortaya çıkar. Bu anlayış giderek soyut ekspresyonizmin lirik çeşitlemelerini gösteren eserlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu çeşitlemelerin önemli ressamları Mark Rothko, barnett Newman, Clyfford Stil ve Morris Louis’dir. Soyut ekspresyonizm, 1950’li yılların ortalarından itibaren Robert Rauschenberg ve Jasper Johns’un ortaya attıkları bir çeşit yeni realizm ile yani daha sonraki adıyla Pop-art ile hızını kaybetti.

Franz Kline

 



Soyut dışavurumculuk, oluşmaya başladığı ilk yıllarda Gerçeküstücü sanatçıların etkilerini taşır. NEWMAN, REINHARDT ve Rothko’nun tek renkli ( monokrom ) resimlerini : KLINE ve Motherwell’in atılgan, zaman zaman KALİGRAFİ’ye kaçan soyutlamalarının : Pollock’un akıtma resimlerinin ( drip-paintings ) : DE KOONING, Gottlieb ve HOFMANN’ın birbirinden farklı nitelikteki yapıtlarının oluşturduğu akımın, adıyla niteliği arasında aslında pek bir uyum yoktu. Yapılanların tümü soyut değildi, yer yer figür kullanılmaktaydı. Ayrıca, tümü eş nitelikte dışavurumcu da değildi. Ancak hepsinin ortak yönü Gerçeküstücü sanatın temel ilkelerinden olan “çağrışımlar” (free association ) ve “özdevinim”den (OTOMATİZM ) yola çıkmalarıydı. Çağrışımlara bilinçaltı özgür kılınıyor; yapıt bir ön düşünce ya da tasarım olmadan, çağrışımların getirdiği anlık düşüncelerle biçim buluyordu. Bu biçimler genellikle yüzen lekeler gibiydi. Uygulanan bu yöntemle, resim yapma süreci önem kazanıyordu. Parçalardan oluşan bir kompozisyon yerine, bütüncül bir kompozisyon anlayışı vardı. Resim parçalara ayrılamayan, önceden tasarlanmayan, sınırları bulunmayan, tek ve bütüncül bir imge olarak ortaya çıkıyordu.

Postmodernizm, Modernizmin sonrası ya da ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir.

Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alanlara ve disiplinlere de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak Modernite'nin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmin kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da sözkonusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süre giden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir.


 


Action PaintingResim yüzeyine anında ve dikkatsizce dökülen, damlatılan veya sürülen boya yoluyla fiziksel hareketi vurgulayan bir resim üslubudur. 1940'lar ile 1960'lar arasında yaygınlaşmıştır. Soyut dışavurumculuk ile yakından ilgili olup zaman zaman aynı anlamda da kullanılır. Bir Fransız akımı olan Tachisme ile de yakından ilgilidir. Harold Rosenberg'in bu terimi 1952'de kullanmaya başlamasıyla soyut dışavurumculuk ile atılan adım ileri götürelerek resim objesi arka plana itilmiş, hareket öne çıkmıştır. En önemli temsilcisi Jackson Pollock Gerçek eserin süreç olduğunun vurgulanması daha sonraları happening'ler, Fluxus, kavramsal sanat ve arazi sanatına temel oluşturmuştur.

Jackson Pollock

Pop Art
1950'lerde, özellikle ABD ve İngiltere'de soyut dışavurumculuğa tepki gösteren genç sanatçıların 1960'larda bir akım haline getirdikleri sanat türüdür. İngiltere ve ABD'de değişik koşullarda ve birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır. Marcel Duchamp'ın 20. yüzyıl başında hazır yapım(ready-made) nesneleri bağlamları nedeniyle sanat eseri olarak sunmuş olması, pop sanatçılarının popüler kültür imgelerini benzer bir motivasyonla sunmalarında etkili olmuştur. İngiliz pop sanatı, Richard Hamilton'ın etkili olduğu bir dönemle başlar (1953-1957); Peter Blake, Roger Coleman gibi geç resimsel soyutlama tarzına yakın eser veren sanatçılarla devam eder (1957-1961).

Andy Warhol

 

1960'lardan sonra figüre geri dönülür. Amerikan pop sanatının ilk temellerinin soyut dışavurumculuk ile popüler imgeleri birleştiren Jasper Johns ve Robert Rauschenberg tarafından atıldığı söylenebilir. Sonrasında önemli sanatçılar arasında Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Claes Oldenburg vardır. Popüler kültür imgeleri kişisellikten arındırılmış bir şekilde sunulur; örnek alınan modellerin anonim kimliklerinden çok uzaklaşılmaz.

Neo dadaGenellikle 1950'lerin New York'unda Robert Rauschenberg ve Jasper Johns'ın çalışmış oldukları tarzı anlatmak için kullanılır. Bunun nedeni, bu sanatçıların, Dada akımına benzer olarak buluntu nesnelerden oluşturdukları kolaj ve asamblajlarla anti-estetik tarzı eserler oluşturmalarıydı. Fransız Dada sanatçısı Marcel Duchamp'ın da bu dönemde New York'ta oluşu bu isimlendirmede etken olmuştur. Bu dönemde ve sonrasında Dada etkisi happening'lerde de görülmüştür .

Jasper Johns

 

 

Op ArtOptik resim olarak da bilinen 1960'ların bir resim akımıdır. Renk, çizgi gibi öğeler göz yanılsamaları yaratmak için kullanılır. Eserler genelde soyut olup, pek çok durumda siyah-beyazdır. Lekecilik ve hareket resmine karşı gelişen Op-art, sanat yapıtını kurallarla bilimsel olarak düzenlemeye önem vermiştir. Rastlantıya dayanan içgüdüsel otomatik yazı resmi(içgüdüsel-nonfigüratif), bu anlayışın tam karşıtı olmaktadır.

V asarely

 



Op-art resimde üçüncü boyut etkisini verme eğiliminin soyut sanatta ortaya çıkan şeklidir. Bunun için geometrik biçimler ritmik biçimde düzenlenmiş ve bu biçimler üzerinde renkle modle yapılmıştır. Op-art, yeni konstrüktivist, geometrik biçimleme yöntemleriyle akrabadır ve onların olanaklarından geniş olarak yararlanmıştır. Josef Albers ile Vasarely’nin temsil ettiği Op-art, optik aldatmalara dayanan çalışmalara sahiptir. Resim sanatına, aldatıcı bilimsel perspektif resmine itibar etmeyen yeni bir konstrüktivizm ve doğal olmayan yeni bir optik görüntü getirmiştir.

Fluxus

İlk olarak 1960 yılında Litvanyalı-Amerikalı sanatçı George Maciunas tarafından John Cage ve çevresindeki sanatçı ve müzisyenleri tanımlamak için kullanılmış, uluslararası bir avant-garde gruba verilen addır. Maciunas'a göre Fluxus'un amacı "sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlamak, yaşayan sanatı ve karşı sanatı (anti-art) yaymak" idi. Bu açıdan Fluxus, Dada ile yakından ilişkilendirilebilir. Zamanın çoğu avant-garde sanatçısı Fluxus içinde yer almıştır. Bunlar arasında Joseph Beuys, Yoko Ono, Nam June Paik sayılabilir. 1960'ların çoğulculuğuna yol açması açısından önemli olup etkisi günümüzde de sürmektedir .

Joseph Beuys

Minimalizm

Modern sanat ve müzikte, kökeni 1960'lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır. ABC sanatı, minimal sanat gibi tabirlerle de anılır. Soyut dışavurumculuğun biçime ve duyguya verdiği aşırı öneme karşı bir tepki olarak, nesnenin nesne olma özelliğine dikkat çekmek ve ifade, tarihsel, sembolik anlamlarını minimuma indirmek amacıyla hareket etmiştir. Minimalist sanatçılar, nesnelere ve nesnelliğe olan bu ilgi nedeniyle genellikle heykel üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu alandaki önemli isimler arasında Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Donald Judd, Dan Flavin sayılabilir. Süreç sanatı, arazi sanatı, performans sanatı ve enstalasyon sanatı minimalizmden etkilenerek ortaya çıkmıştır.


Carl Andre


Hipergerçekçilik1960 ve 1970'lerde ABD ve Avrupa'da daha çok bir resim akımı olarak hipergerçekçilik, yeni gerçekçilik veya süpergerçekçilik adları altında yaygın olmuştur. Richard Estes ve Chuck Close bu dönemde etkili olmuş fotogerçekçi ressamlardandır. Bunun yanında, fotogerçekçi heykeltraşlara örnek olarak sıradan insanların renkli, saçlı ve gerçek giysiler giydirilmiş heykellerini yapan Duane Hanson gösterilebilir.

Richard Estes

 



Fotorealizm(fotogerçekçilik, süperrealizm, hiperrealizm, hipergerçekçilik), fotoğraf özelliklerinin ve kalitesinin resmedildiği, 1960 ve 1970'lerde yaygın bir tarzdır.


Kavramsal sanat1960'larda artık kendilerini alışılageldik sanat eseri biçiminde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanmıştır. Fikir sanatı olarak da geçer. Kavramsal sanatçılar, bir resim veya heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerini uygun malzemeler ile ifade etme amacı güderler. Klasik anlamda resim veya heykel tarzı nesneler, ticari mal olmaya elverişli olduklarından sanatsal yaratı ve beğeninin dışında tutulur. İlk olarak 1960'ların başında Henry Flynt tarafından bir Fluxus yayınında kavram sanatı olarak anılmıştır. Kavram sanatı, Joseph Kosuth ve Art&Language grubu tarafından daha sonra farklı anlamlarda kullanılmıştır.

Joseph Kosuth

 



1970'lerden itibaren ise 'kavramsal' kullanımı yaygınlaşmıştır. Kavramsal sanatta öncelik kavramda olduğundan ve metin (anlatı) ile de yakından bağlantılı olduğundan, bu sanat üretim şekli kendini her biçim ve malzemede gösterebilir. 1960'lardan itibaren özellikle performans sanatı, arazi sanatı, Arte Povera eğilimleri yaygınlaşmıştır. Bazı kavramsal sanat eserleri atık, buluntu nesneler, karalamalar, yazılı ifadeler veya kılavuzlardan oluştuğu gibi fotoğraf, film ve video da kullanılan gereçler arasındadır. Temel olarak 1960 ve 70'lere ait bir akım olmasına rağmen hala etkisi büyüktür .

Performans

1960'lı yıllarda ortaya çıkan, izleyicinin önünde canlı olarak icra edilen bir sanat biçimidir. Performans sanatı etkinlikleri bazen happening olarak da adlandırılır. Bunun yanısıra Fluxus, beden sanatı, süreç sanatı ile yakından ilgilidir. Sahne ve gösteri sanatları ile ortak yönler taşısa da, dans, müzik, tiyatro, sirk, jimnastik gibi gibi etkinliklerden farklı olarak görsel sanatların içinden çıkmış öncü bir akım olarak kabul edilir; tiyatro performanslarından farklı olarak olayların ilüzyonu değil olduğu şekliyle olayın kendisi sergilenir. Kökleri 20.yy başındaki Dada akımının anarşist performanslarına, 1920 ve 30'lu yılların sürrealist ve fütürist performanslarına ve hatta Jackson Pollock'un aksiyon resmine kadar gider. Bildiğimiz anlamıyla performans sanatı 1960'larda doğduktan sonra yaygınlaşıp 70'lerde fikirleri ön plana çıkaran kavramsal sanatla bağlantılı olarak devam etmiştir.



Postminimalist

Minimalizmden etkilenmiş veya minimalizmden yola çıkmış çeşitli sanat alanları için kullanılan bir terimdir. Bu ifade genelde görsel sanatlar ve müzikte kullanılsa da minimalizmi kritik bir referans noktası olarak alan her alan için kullanılabilir. Görsel sanatlarda postminimalizm, minimalizmi estetik veya kavramsal bir çıkış noktası olarak referans alan sanatçıların tarzı için kullanılır. Bu terim belirli bir akımı değil, sanatsal bir eğilimi tanımlar. Postminimalist sanat eserleri birçok zaman kavramsal sanat ile ilişkilendirilebilir veya karıştırılabilir.

Dan Flavin



Minimalist eserlerin aksine, postminimalist eserler aynı zamanda kavramsal olarak da tanımlanabilirler. Postminimalist sanatçıların birçoğu gündelik nesnelerin veya işlevlerin yaptıkları göndermeleri, kendilerinden önce gelen minimalistlerinkine benzer ciddi bir biçimcilikle değiştirirler. Ancak çok çeşitli sanatçı bu tanımlamaya girdiği için hepsi arasında bağlantı kurmak olası değildir.

Land Art

1960’ların sonunda ABD’de ortaya çıkmış, 1970’lerde tüm batı ülkelerini etkilemiş avant-garde sanat türüdür. Çağdaş sanatın non–art veya anti-form hareketleri içinde yer alan Land art akımı hiçbir sanatsal -izm ile açıklanamaz. Bu akım, doğanın geniş alanlarına insan müdahalesi olarak düşünülebilir. Taş, toprak ve birçok doğal malzemenin kullanılmasıyla gerçekleştirilen bu sanatta, çok çeşitli uygulama biçimleri vardır, örneğin doğada hendekler açma, toprağa gömme, galeri mekânı içinde toprak, gübre, taş ya da insan ürünü çevresel nesneler… Richard Long, Wyoming Çemberi, Güney Carolina İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yenilikçi sanat tavrı resim, heykel ve benzeri disiplinler arasındaki sınırları kaldırırken sınırsız malzemeyi barındıran çevreye yönelim başlamıştır Andy Goldsworthy Doğa sanatı niteliği altında toparlanmış sanatsal çalışmalar iki düşünce altında irdelenebilir. Birincisi, sanatsal malzeme iledoğaya uyumlu çalışma ve ikincisi doğadan sanata aktarma. Doğaya uyumlu çalışmada ‘sanat doğa içindir’ düşüncesi ile birlikte sanatsal biçimlendirme yolu seçilmiştir. Yani zaman aynı anda bir sanatsal etken de olmaktadır. Sanat yapıtları zaman içinde yok olurlar.

Spiral Jetty

 



Land-art aynı zamanda galericilik düzenine karşı oluşmuş bir akımdır. Land-art akımı içerisinde yer alan-sanat eserleri zaman zaman galerilerde sergilenmiştir, ancak bu işlerin asla satışı yapılamamıştır. Çünkü Richard Long’un Wyoming Çemberi isimli eserinde olduğu gibi oluşturulan düzenleme, aynı şekilde bir kez daha asla oluşturulamaz ya da Andy Goldsworthy’nin ‘Çamur Kaplı Taş’larında ve kardan, buzdan yaptığı heykellerinde olduğu gibi zamana karşı koyamayarak yok olur. 1970 Nisan’ınında Smithson, en ünlü yeryüzü eseri haline gelecek olan Spiral Jetty’i (Spiral Mendirek) Utah’taki büyük Tuz Gölü'nün kuzeydoğusundaki dondurucu kıyılarına inşa etti. Spiral Jetty dağınık konmuş kayalık bir alandır, kendi etrafında sarmalanmış ve bir çıkmazla sonlanmıştır. Spiral Jetty sezon ve iklimsel değişimlere şaşırtıcı derecede duyarlı olmuştur. Su yosunlarının miktarlarına ve değişen tuz tabakalarına maruz kalan kayalara bağlı olarak su renk değiştirir. Smithson, Spiral Jetty’i yaptığı gibi kazıklarla eseri oluşturmak için gölün içine tıkaçlar yaptı. 20 Haziran 1973’te Smithson ve bir profesyonel fotoğrafçı, alanın keşif ve dökümanlarını oluşturmak için küçük bir uçakla havalandılar ve uçak bir süre sonra düştü, içindeki üç kişi de öldü. Otuzbeş yaşında hayatını kaybeden sanatçının yarım kalan işi Amarillo Ramp'i eşi Nancy Holt tamamladı.


Process Art

Bu akım yaratım sürecinin saklı olmadığı, tam aksine eserin temel niteliklerinden birisi olduğu; hatta kimi zaman eserin tüm konusunu kapsadığı sanat türüne denir. Özellikle 1960'ların sonunda ve 70'lerde yaygınlaşmış olup kökleri soyut dışavurumcu ressam Jackson Pollock'a kadar gider.

Robert Morris




Pollock sonrası; resimlerinde boyayı dökme sürecinin açıkça görüldüğü Morris Louis, çalıştığı odanın köşelerine eritilmiş kurşun fırlatan Richard Serra, uzun keçe parçaları üzerinde kesikler açarak duvara çivileyen veya yerde bırakan ve keçenin kendi özellikleri, dış etkenler ve sanatçının hareketleri arasındaki etkileşimi baskın kılan Robert Morris örnekleri sayılabilir.

 

Reklamınızla sesinizi biz duyuralım detay için tıklayınız

Sample Image

Web siteniz yapılır

herşey dahil 150 tl